Selahattin YAYLAMAZ Doğu Gazetesinde FARKINDALIK köşesinde haftalık makale kaleme almaktadır. Yazılar tarihleriyle aşağıdadır.

       Doğu Gazetesine Web sayfasına ulaşmak için tıklayınız

                                                               FARKINDALIK                                                           

Tarih: 23 Nisan 2008

23 Nisan Tadında Bakış

Zehra Hanım bana geldiğinde 40 yaşındaydı. Elindeki tomogrofi filmlerinin konduğu büyük zarf, hastaneden geldiğini gösteriyordu. Bedeni çökmüş, halat-i ruhiyyesi son derece negatifti. 12 yıllık evliliğine tam 8 tane düşük sığdırmıştı. 15 yıllık öğretmenlik yaşamı ise artık en verimsiz dönemini yaşıyordu. Öğretmen olan eşi de tahammül sınırını aşıp İstanbul’a atanmıştı. Boşanıp boşanmamak arasında kalmışlar, 8 tane düşüğün ağır baskısı, sevginin ya da sevgisizliğin sorgulanması. Başıma gelenler nedir hocam? Ben ne olacağım? Gitmediğim doktor, hastane kalmadı nerdeyse, hocam çok zor durumdayım nidaları adeta yüreğime oturuyordu.

            Zehra öğretmen varlıklı bir babanın çocuğu olarak Erzurum’da doğmuş. Çocukluğu Erzurum’un ana yollara yakın bir köyünde, gençliği ise İstanbul’da geçmiş. Üniversiteyi Ankara’da okumuş.

            Buraya kadar her şey normalmiş gibi duruyor. Evet ama Zehra Hanım için hiç de öyle değil. 15 yıllık öğretmen, 12 yıllık evli ve de 8 tane çocuğu dünyaya getiremeden düşürmüş bir annelik gazisi kadın. Psikolojik ve biyolojik anlamda ciddi bir yıpranmışlık. Bir de eşinin onu terk edip gitmesi. Haliyle Zehra öğretmen bitkisel yaşama girmiş gibi bir hayatın adeta sonunu bekliyordu.

            Zehra Hanımla iki aylık bir çalışma programı yaptık. Haftada bir gelecekti ve verdiğim ödevleri yapacaktı. Sorun çok derindeydi ama neydi, doğrusu üzüldüğüm kadar da merak ediyordum. Üçüncü haftaydı; Seansın ortalarıydı, birden çığlık attı. Soruna inmiştik ve bulmuştuk. Elleri titriyor ve terliyordu. Kolonya tuttum, sakinleşmesini telkin ettim. Hızlı hızlı nefes alıyordu. Sonunda biraz rahatladı. İlk sözü şu oldu; İnanamıyorum!

            Zehra öğretmenin inanamadığı bir 23 Nisan günüydü. Zehra henüz beşinci sınıftadır, 23 Nisan törenlerine katılmış, şiirler okumuş, öğretmenlerinden aferin, arkadaşlarından da alkış almıştır. Köy meydanındaki 23 Nisan törenleri bitmiş, sekerek, zıplayarak evin yolunu tutmuştur. Eve doğru yaklaştığında bir çığlık duyar. Annesi çığlık atarak ağlamaktadır. Küçük Zehra’nın elleri ayakları tutmaz olur. Acaba ne olmuştu da anneciği böylesine ağlıyordu. Eve hızlıca ve soluk soluğa yaklaştığında gördüklerine inanamaz; Babası, annesinin saçlarından tutup kafasını duvara çarparak şiddet uygulamaktadır. Bunu defalarca yapmaktadır. Annesi ise çığlık çığlığa ağlamaktadır. Baba, Zehra’yı görünce bu inanılmaz işkenceye son verir ve o gün evi terk edip gider. Nereye gittiği belli değildir, aylar sonra haber İstanbul’dan gelir.

            Zehra, annesinin başını ellerine alır, anne-kız saatlerce gözyaşı dökerler. Yılsonu ailecek İstanbul’a taşınırlar fakat evde ikinci bir anne de vardır artık. Ve yıllar geçer Zehra, öğretmen olur.

           Zehra Hanım öğretmen olmuştur ama, yüreğinde baba nefreti, kalbinde ise anneye kızgınlık her gün büyümektedir.

            Birkaç yıl sonra bir öğretmenle evlenir. Sonrası malum. Zehra öğretmen; Bilinç düzeyinde hamile kalır ama bilinçaltı çocuğun doğmasına izin vermez. Çünkü bilinçaltında çok önemli bir emir vardır:

BEN ASLA EVLENMEYECEĞİM, EVLENSEM DE MUTLU OLAMAYACAĞIM, KESİNLİKLE ÇOCUK DOĞURMAMALIYIM, ÇÜNKÜ BENİM ÇOCUĞUM DA MUTSUZ OLACAKTIR.

            İşte Zehra öğretmenin çocukluğunda bilinçaltına kazıdığı inanç böyleydi. Babasının annesine karşı takındığı tutum Küçük Zehra’nın bilinçaltına bu inançları yerleştirmişti. Çünkü; biz insanoğlu farkında değiliz ama bilinçaltımızdaki gerçeklere göre yaşarız. Daha da önemlisi bilinçaltımızın büyük bir kısmı çocuklukta doldurulur ve yerleşik hale gelir. Kişiliğimizin şifresi çocukluk anılarımızda saklıdır.

            Zehra öğretmenle çalışmalarımız bu aşamadan sonra son derece eğlenceli ve başarılı geçti. Çalışmalarımızı bir ay daha uzattık. Seanslara eşini de İstanbul’dan çağırarak dahil ettik. Bana dualar ederek ayrıldılar. Şimdi doğacak çocuklarının haberini İstanbul’dan gelecek telefondan bekliyorum. 

            Geçtiğimiz günlerde Ankara Üniversitesinde öğretim görevlisi olan annesi; Prof. Dr. Olcay TİRYAKİ’yi boğazından keserek ölüme yollayan  Hukuk Fakültesi öğrencisi 21 yaşındaki Başak AYDINTUĞ’un hayat hikayesin de buna çok benzediğini görmenizi istiyorum. Başak’ın babasının da bir bilim adamı olduğunu çok üzülerek ifade etmek istiyorum. Öyle görünüyor ki, anne babalık emek ister değerli dostlarım.

            Yetişkin yaşamımızda karşılaştığımız sorunlarımızın aslında çocuklukta yaşadığımız gerçeklerden kaynaklandığını biliyor muydunuz? Daha duyarlı anne baba olmamız dileği ile;

            Çocuklarımıza her günleri 23 Nisan tadında bir yaşam, anne babalara da 23 Nisan bakışında bir bakış diliyorum.

            23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınız kutlu olsun.


                                                     FARKINDALIK                                                           

                                                                                                                                 Tarih: 29 Nisan 2008

Çarpa Çarpa Kendisi Öğrensin

 

            G. Antep Şahinbey Belediyesinin daveti üzerine G. Antep’teyim. Belediye personeline verdiğim Personel Motivasyonu Seminerinden bir gün sonra, halka yönelik Coşkulu Yaşam Semineri veriyorum.

 

            Seminer çok hareketli geçiyor. Seminerin başında ağlamaklı duran yüzler seminer ilerledikçe tebessüm etmeye, gülümsemeye sonra da kahkaha atmaya başladılar. Seminer malum olduğu üzere; Coşkulu Yaşam Semineri. Seminer yaklaşık iki saat sürdü. Seminer boyunca hınca hınç dolu salon ile birlikte hop oturup hop kalktık. Kimi zaman gözyaşlarımız aktı, kimi zaman gülmekten kırıldık. Kimi zaman ayağa kalkıldı, kimi zaman eller havada tempo tutuldu. Fakat…

 

            Fakat bir genç kız vardı ve oldukça dikkat çekiyordu. Bu genç kızımız parlak makyajı ile ön plana çıksa da daha çok hareketsiz oluşu ile benim dikkatimi çekiyordu. Yaptığımız etkinlikler ile salon coşku dolu transa geçerken bu kızımızda hiçbir kıpırdanma olmuyordu. Ne hüznümüze ne de neşemize iştirak ediyordu. Aman Allah’ım tüm salon eller havada semineri pür dikkat izliyor, bu kız ise hiçbir tepki vermiyordu. Doğrusu beni olumsuz etkiliyordu.

 

            Seminer bitti, sahneden indim, belediye başkanı Ömer CAN’dan müsaade istedim, katılımcılarla bir süre birlikte olmak istedim. İnsanlar sahnenin önüne doluştular. Herkes bir şeyler soruyor ya da fikrini söylüyor.

 

            Ve… Ve işte bir süre sonra o kız geldi yanıma. Ürkek ve titrek tavırlarıyla çekinerek yanıma yaklaştı. Yanında da orta yaşlarda bir kadın var. Annesiymiş. Genç kız; ‘’Hocam çok kötüyüm, ne olur bana yardım edin’’ diyordu. Şaşırmamıştım bu sözlere. Hayırdır dedim, sakin olun, hallederiz, nedir sorun? Dedim.

 

-          Hocam, Adana Çukurova Üniversitesine bu yıl kayıt yaptırdım, altı ay oldu hiç arkadaşım yok. hiç kimseyle geçinemiyorum. Herkesten ve her şeyden kaçmak istiyorum. Bunalımdayım. Derslerimde çok kötü. Oysa ben çok başarılı bir öğrenciydim.

 

20 yaşındaki bu kızımızın adı Betül. Yarıyıl tatili sebebi ile G. Antep’e ailesinin yanına gelmiş. Annesi de durumdan üzgün ancak ne yapacaklarını bilemez durumdalar. Hatta okuldan almayı ya da kayıt dondurmayı bile düşünmüşler.

 

Ben başka bir sebep de olabileceğini düşünerek annesinden izin alıp, özel görüştüm. Hayır, başka sebep yok. Sorun ortaya çıkmıştı hem de sebebi ile birlikte.

 

Değerli dostlar, şimdi burada bir başka hatıram ile geçiş yapmak istiyorum. Yaklaşık 10 yıl kadar önce bir köyde öğretmenlik yaparken birinci sınıftan dördüncü sınıfa kadar okuttuğum Kasım adında bir öğrencim vardı. Kasım çok ilginçti. Derslerde başarılı değildi. Her teneffüste öğrencilerin tamamı okul bahçesinde oyuna dalarken Kasım, okul duvarının önünde esas duruşta selam dururdu. Bu davranışı tam dört yıl aynen devam etti. Ailesi ile defalarca görüştüm bir çözüm bulamadım. Oyuncak dolu odaya koyduğumuzda oyuncaklar hiç ilgisini çekmiyor onlara da selam veriyordu. Tam bir sosyal vaka durumuydu. İnsanlara nasıl davranacağını bilemiyor, bocalıyor, ancak garip davranışlarla kendisini ifade edebiliyordu.

 

Elbette ki bu çocuğun derslerinde başarılı olması beklenemez, olsa da önemli değildi. Sosyal beceriden yoksun bireyin hayatı idame ettirmesi çok zor. Hayat okulunda başarılı olmadıktan sonra, okul hayatındaki başarının çok önemli olduğunu söyleyemem.

 

Sevgili dostlarım, değerli anne babalar; yukarıda sözünü ettiğim Betül ve Kasım örnekleri gibi nice örnekler var. Belki de kendi çocuklarımız da bunlardan birisidir. Betül’ün sorununun kaynağı annesi, Kasım’ın ise babaannesiydi.

 

Betül, daha ilköğretim yıllarından itibaren başarılı bir öğrencidir. Annesi sürekli bu başarıların devam etmesini ister. Betül’ün her işini annesi üstlenir. Yatağını annesi toplar, her ne sorunu varsa annesi çözer. Üniversiteye gidene kadar Betül evde bir defa olsun yemek pişirmez. Bulaşık nasıl yıkanır bilmez. Arkadaşları ile sorunu nasıl çözeceğini bilmez. Betül’ün bir tek görevi vardır: Ders çalışmak. Sosyal sorumluluk bilinci gelişmez. Adana’ya gittiğinde sudan çıkan balık misali adeta havasız kalır. Çünkü artık her sorununu üstlenen annesi yanında değildir.

 

Kasım ise ailenin ilk erkek çocuğudur. Evde babaanne ile birlikte yaşarlar. Kasım, ilköğretime başlayana kadar sadece zorunlu hallerde sokağa çıkmış. Babaanne güya Kasım’ı çok sevmektedir ve onu sürekli bir şekilde korumaktadır. Aman yavrumun başına bir şey gelmesin diye onu sokağa çıkarmaz. Sürekli peşinden koşup durur. İlköğretime başlayınca birdenbire sosyal ortama girer ve ne yapacağını bilemez. Hal böyle olunca da Kasım’ın sosyal becerisi gelişmez. Davranış bozukluğu kaçınılmaz olur.

 

Evet çok değerli dostlarım, çocuklarımızda her ne güzel haslet varsa biz anne babalardan kaynaklanmaktadır. Her ne olumsuz durumlar da var ise yine biz anne babalardan kaynaklanmaktadır.

 

Çocuklarınıza ne kadar hazır imkan sunarsanız, o kadar onların katili olduğunuzu biliyor muydunuz. Çocuklarımıza sürekli hazır balık verirsek hiçbir zaman balık tutmayı öğrenemeyecektir. Hayatı idame ettirmekte diploma önemlidir tabi ki ama, hayatı tamamen diploma ve makamımızla değil, aslında kişiliğimizle yaşıyoruz. Psikolojik olgunluk pek tabi ki diplomadan daha üstündür. Sadece diploma üzerine kurulu bir başarı papağan gibi tekrarı getirir. Fakat hem diploma hem de sağlıklı kişilik olursa çocuklarımız aslan gibi kükreyecektir.

 

Acaba diyorum çocuklarımıza yürümeyi maazallah biz öğretecek olsaydık herhalde hiçbir çocuk yürüyemezdi. Çünkü sürekli ellerinden tutardık.

 

Burak KUT’UN “ Komple “ şarkısını bileniniz vardır. Şarkının bir bölümü çok hoşuma gidiyor: Çarpa çarpa kendisi öğrensin. Çocuklarımıza hayatı normal şartlarda öğretemediğimiz için en sonunda çarpa çarpa kendileri öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bu da duygusal travmaya neden olmaktadır.

 

Daha dengeli bir koruyuculuğu başarabilen anne baba olmamız dileği ile hoşçakalınız.

 


 

                                                     FARKINDALIK                                                      

                                                                                                               Tarih: 6 Mayıs 2008

                  Beyni Sevgi Çalıştırır                                  

                Güzel bir iltifat beni iki ay yaşatabilir.                                              

                                           Mark Twain     

 Merhaba değerli dostlar. 6. 7. Sınıflar için SBS, 8. Sınıflar için OKS ve Lise son sınıflar için de ÖSS sınavı çok yaklaştı. Kısa zaman kaldığı için anne babalar bu kısa zamanda neler yapılabilirin peşine düşmüş durumdalar. Çok bilinen teamüllerden farklı önerilerde bulunduğumda ise şaşkınlık yaşıyorlar. Adeta inandırıcı gelmiyor onlara. Oysa çok basit yaklaşımlar belki de ortalamada en az 10 soruluk fark atabilecektir. Bu da çok ciddi puan artışı demektir.

 Bahadır bey 40 yaşında bir baba. Yanında iki dünya güzeli kızıyla birlikte geldi. Daha hoş beş yapmadan konuya girdi. Hem de çocukların yanında pervasızca. Kızının birisi Fen Lisesi öğrencisi. Bundan sıkıntıları yokmuş. Ama diğer 7. sınıfa devam eden Meltem çok başarısızmış. Meltem’in yanında Meltem’in ne kadar sorumsuz bir öğrenci olduğunu kızgın ifadeli ses tonuyla anlatıp duruyor.

-          Ablası gibi olsun istiyorum hocam. Geçenlerde evde bir test çözdü, baktım rezalet. Ya kızım dedim; bak sorunun yanıtı ben buradayım diyor, sen salak olmalısın.

Bu baba bunu her zaman yapıyor anlaşılan. Meltem’in bilinçaltına SALAKLIK yazılıyor. Ve Meltem zamanla artık salak gibi davranmaya başlıyor. Meltem ile konuşmaya çalışıyorum, kıpkırmızı. Özgüven yok. Nerede? Babası yok etmiş.

-          Hayır yani bir sıkıntı varsa söylesin. Yediği önünde yemediği buzdolabında.

-          Tüm imkanlarımı onlara seferber ettim çalışmıyor hocam, çalışmıyor. Çalış kızım çalış diyorum çalışmıyor. Daha napim hocam?

 Bir başka örnek: Erzincan’ın tanınan simalarından bir baba iki oğlu ile birlikte geldi. Baba 45 yaşlarında. Büyük oğlu geçen yıl yapılan OKS sınavında Fen Lisesini kazanamamış. Çocuk, Anadolu Liselerinden birisine ancak girebilmiş. Baba ise bunu kabullenememiş.

-          Hocam, nerede hata yaptık diye soruyor ve ekliyor; 6. Sınıfa giden oğlumuzda aynı hatayı yapmayalım diyor.

 Bu aile bana gelmeden önce bir kitabevinde görmüştüm ve baba ile oğulları arasındaki iletişim biçimi çok ilgimi çekmişti. Ciddi bir sorun olduğunu tahmin etmiştim. Maalesef tahminim doğru çıktı.  

 Yukarıdaki olumsuz örneklerden bende çok var. Bir ayda onlarca aile ile görüşme yapıyorum. Dikkatimi çeken en keskin konu ise gerçekten üzücü: Herkes eğitimciymiş gibi konuşuyor. Ben üç çocuk babasıyım. 18 yıllık öğretmenim. Üniversite dahil eğitimin her kademesinde görev yaptım. Defalarca öğretmen eğitimlerinde görev aldım. Binlerce deneyim sahibiyim. Yurdun birçok yerinde yüzlerce seminer verdim. Meslektaşlarımdan avantajlı olarak Dünya Bankası ve Avrupa Birliği destekli uluslararası eğitimlere katılmak da nasip oldu. Hatta bu konuda bir kitap bile yazdım. Bu konu sadece mesleğim olduğu için değil, ilgi alanım olduğu için de çok kitap okurum. Buna rağmen halen eğitim sorunlarının çözümü konusunda her şeyi bildiğimi katiyen düşünemiyorum. Hatta bazen benim bile tıkandığım vakalar geliyor önüme. Oysa yurdum insanı eğitimle ilgili bir tek kitap bile okumamışken, uzman eğitimci edasıyla davranabiliyor.

 2006 yılında İstanbul’da Özel Bilfen Kolejlerinin düzenlediği “Eğitim Sempozyumuna” katılmıştım.  Milli Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin ÇELİK sempozyumda yaptığı konuşmada aynı konudan dert yanmıştı; Eğitim konusunda ağzı olan konuşuyor. Bunun bir uzmanlık istediği önemsenmiyor. Eğitimli eğitimsiz herkes eğitimden anlar tarzda konuşuyor. Oysaki her konuda bilen konuşmalı.

 Evde Okul Okulda Kalite kitabının yazarı çok değerli eğitimci dostum Ahmet MARAŞLI’NIN iki oğlunu tanıyorum. Doğrusunu söyleyeyim: Çocuklara ve babasına hayran olmuştum. Ahmet Bey evinde alternatif bir program yapmış ve uygulamış. O özgüven, o terbiye, o şuur ve o başarı neydi öyle! Demek ki eğitim emek ister.

 Şimdi toparlamak istiyorum değerli dostlarım. Eğitim konusu tüm dünyada en önemli ve en karmaşık konudur. Tamamen çözümü de gerçekten çok zor. Sınav ve hayat başarısı için elbette ki çok şeyler söylenebilir ama ben çok başka bir konuyu dikkatinize sunmak istiyorum: SEVGİ.

 Yüreğine hitap edemediğin insanın beynine hitap edemezsin değerli dostum. Çocuğun eve gelir gelmez daha kapıdan girmeden çocuğun derslerini mi soruyorsun, yoksa kendisini mi? Çocuğun derslerini mi önemsiyorsun yoksa kendisini mi? Çocuğun okula giderken çantasına kitap kalem, cebine harçlık koyuyorsun da, yüreğine sevgini koyuyor musun?

Sınavda başarısız olduğunda eğer onu eleştiriyorsan olay bitmiştir. Eleştirilen çocuk asla başarılı olamaz. Doğru olan koşulsuz sevgidir. Zaten çocuklar da içten içe belli etmeden koşulsuz sevgi istiyorlar. Çocuğun sınavda yaptığı 8 tane yanlışı değil de 3 tane doğruyu konuşun. Aferin yavrum, daha başarılı olacağına inanıyorum deyin. Eğer böyle yaparsanız göreceksiniz ki bir yıl içerisinde çocuk daha başarılı olacaktır. Onu öpün, sarılın, koklayın. Akşamları oğlunuzla güreş tutun. Kızınızla evcilik oynayın. Genç kızınızla sohbet edin. Yetişkin oğlunuzla asla kızmadan sohbet edin. Göreceksiniz süper olacaklar. Beyni sevginin çalıştırdığını çok net göreceksiniz.

Olumlu davranışlarını övün. Daha olumlu davranışlar peşinden gelecektir. Onu sınırsız ve koşulsuz sevdiğinizi belli edin.

 Bakın aslında çocuklarımız ne istiyor:

“Anneciğim, babacığım evimiz öyle sıcak ve tatlı olsun ki, okuldan çıkınca kafelere değil evimize geleyim, partilere değil evimize gideyim. Yeter ki beni koşulsuz sevdiğinizi bileyim. Sahi söyler misiniz bana; siz bana baskı yapınca daha mı çalışkan oluyorum ki? Hiç de değil.

 Anneciğim, ne olur öyle bir annem ol ki, dizileri takip ettiğin kadar beni de takip et, beni de önemse. Bir hata yaptığım da hemen bağırma, çünkü nasıl çözeceğini bilmediğin için bağırdığını biliyorum. Yemezler anne yemezler. Evdeki sehpaların tozlarını sildiğin kadar benim de göz yaşlarımı sil ne olur.

Babacığım sana da bir sözüm var; lütfen bana öyle bir babalık yap ki, Polat ALEMDAR’ı değil, seni örnek alayım.”

 Son bir şey: Çocuk sınava gittiğinde yanında olun. Hele babası beni iyi dinle: Çocuğun sınavına birlikte gidin. O, binanın içinde sınavdayken sizin O’nu bina dışında beklediğinizi bilmesi, önemsenme duygusunu okşayacak ve inanın daha çok soru çözecektir.

Sevgi dolu günler diliyorum. Hoşçakalın.


 

                                                     FARKINDALIK                                                           

                                                                                                                                 Tarih: 13 Mayıs 2008

                                                                                    Nitelikli Mutsuzluk

 

                         Eğitim, çocuğa saygıyla başlar. EMERSON.

                   Handan Hanım Cuma günü akşam bana geldiğinde çok üzgündü. Sesi titrekti, hali ürkekti. Göz bebekleri bir o yana bir bu yana bakıyordu. Gözleri sürekli oraya buraya kayıyordu. Hiç durmadan adeta medet ister gibi;  

-          Hocam, hocam, hocam diyordu. 

                   Bu sahneler alışık olduğum üzücü sahneler değerli dostlarım. Telaşlı bir kadın, sürekli hocam, hocam diye tekrar ediyor. “Benim sorunum var, onu keşfet ve çöz” demek istiyor.

                   Handan Hanım 32 yaşında bekar ve komşu illerimizin birinde üst düzey bürokrat. Kendisini hiç tanımıyorum. Bir tanıdık vasıtasıyla benimle irtibat kurdu. Aradı, randevü verdim ve görüşmeye geldi. Kendisiyle yaklaşık iki saat görüştük. Ertesi gün bir görüşme yapmaya daha karar verdik. Onu da yaptık. Yüzü gülerek, hatta fazla gülerek ayrıldı.

                 Konu nedir? Güven bunalımı. Handan Hanım bir insanın en temel yaşam kaynaklarından birisi olan güven duygusundan yoksun yaşamaya çalışıyor. Adeta psikolojik bitkisel yaşam içine girmiş. Bir taraftan yaşadığı bu güven bunalımı diğer taraftan da üst düzey görevde oluşu. Çok insanın hayalini bile kuramadığı yüksek bir makamda bulunan Handan Hanım, içindeki çelişkilerden dolayı iş yerinde yadırganır olmuş ve işini artık yapamayacağından endişeli bir tavırla geldi.

                İşini bırakmak istediğini ama başka bir işi de yapamayacağını, çıkış yolu bulamadığını söylüyor. Ayrıca da bir türlü evlenemiyor. Hiç kimseye güvenmiyor ve hiç kimseyi sevemiyor. Görüştüğü ama sevmediği birisiyle de evlenme arefesinde olduğunu da belirtiyor.

                Güvenmediğiniz ve sevmediğiniz birisiyle neden evlenmek istiyorsunuz ki? Diye sorduğumda ise; ne sevmesi, ben bu duyguyu hiç tatmadım, evlenmek için illa sevmek mi gerekiyor? Diye soruyor.

                Ben de sevmekten de öte aşık olmak gerekiyor, dedim. Aşk derecesinde sevdiğiniz, adını sürekli içinizden tekrar atiğiniz biriyse evlenmelisiniz diyorum, hocam bu asla olmaz diyor. Kendi kaderini kendisi yazıyor hem de en keskin bıçak ile. Güven duygusundan yoksun kişiler sevemezler ve sevildiklerine de inanamazlar.

               Handan Hanım için seçtiğim anahtar kelimeler: Güvensizlik, endişe ve korku. Üst düzey görevin verdiği elindeki sosyal güç ona hiçbir şey katmamış. Aslında çok nitelikli bir yaşam sürüyormuş gibi görünüyor dışarıya. Çünkü çok yüksek bürokratik bir makamda kendisi. Oysa Nitelikli Mutsuzluk yaşıyordu.

               Seans sırasında ağzından dökülen kelimeler çok dehşet. “Sanki her an her şey çok kötü olacakmış gibi hissediyorum, Çok korkuyorum” diyor.

               Handan Hanım hayatını, parmak uçlarına basarak yaşıyor. Bu aşırı korkak ve ürkek halinden dolayı iş yerinde utanır olmuş. İş yerindeki çaycının bile bazen kendisini ezdiğini söylüyor. Demek ki hayat gerçekten diplomayla değil, kişilikle yaşanıyor değerli dostlarım. Sadece diploma peşinde koşanların kulakları çınlasın.

               Sorun ve sorunun ürettiği yaşam biçimi ortadaydı. Çözüm bulmalıydık. Kaynağına inmeliydik. 30 dakikalık çok özel bir seans ile kaynağa inmeyi başardık. Bu her zaman bu kadar kolay değil ama Handan Hanım gerçekten çözmek istiyordu. Sebebini bilmediğimiz bir hıçkırıkla da ağlıyordu. Seans sırasında göz yaşları sel oldu. Bir ara sesi kısıldı, sonra birden:

 - HOCAAAMM

                    Diyerek çığlık attı.

 -          Babamdan nefret ediyorum!!!!!!!!

                   Yine bir baba vakası. Aman Allah’ım, bu tür vakalardan sonra eve gidip çocuklarıma sarılıyorum. Öpüyorum, şükrediyorum. Tüm programımı iptal edip onlarla oluyorum o akşam.

                  Handan Hanımın baba nefretinin altında yatanları bulduk çıkardık. Onları yüreğinden ayıkladık. İsterse tekrar gelebileceğini söyleyerek onu yolcu ettim.

                  Eğitim dünyasında, anne sevgi kaynağı baba ise güven kaynağı olarak bilinir. Çocuk sevgiyi annesinden, güveni de babasından alır. Babadan sevgi de alır tabiî ki fakat bu sevgi güven verir çocuğa. İnsanoğlu babasından güven duygusu alır değerli dostlarım.

                 Devlet Bakanı Nimet ÇUBUKÇU’NUN 2007 yılında Hürriyet Gazetesinde bir röportajını okumuştum; “Ben bu özgüveni babama borçluyum, güven duygumu babamdan fazlasıyla aldım” demişti. “Başarılarımın arkasındaki gizli kahramanım babamdır” diye de eklemişti.

                Ben zaman zaman kendime bakarım, hayatımın hiçbir döneminde aşağılık kompleksi hissetmedim. Ezmeye çalışanlar oldu fakat ezilmedim, ezdirmedim, sosyal kıskançlık nedir tatmadım. Korku nedir bilmiyorum. Hiç kimseye eyvallahım yok. Özgüvenim tavan yapmış durumda. Beni üzen olaylar oldu ama yıkılmışlık ve tükenmişlik hissine asla kapılmadım. Hayatımda istemek değil de vermek hakimdir.

               Tüm bu güzellikleri sevgili babama borçluyum. Çok iyi hatırlıyorum; Babam kimseye eyvallah etmezdi. İnsanların yamukları karşısında üzülür ama bir kalemde siler yola devam ederdi. Mangal yürekliydi. Korkusuzdu. Ben çocukken babamın bu hasletine hayrandım. İnsanlara hakaret hiç ettiğini duymadım, ama lafı cuk oturtur karşıdakinin feleğini şaşırtırdı. Duygular bulaşıcıdır. Bu duygular bana babamdan bulaştı. Beş kardeşiz, hiçbirimizde tokadı yoktur. Kızdığı çok nadirdir sesini yükseltmezdi. Biz çocukları öğretmen oluncaya kadar babam fakirce bir yaşam sürdü. Köyde bulduğu ile geçindi, buna rağmen babamın bölgedeki lakabı: CELAL AĞADIR.

             Değerli dostlarım, sevgili babalar, kızların babalarıyla ilişkileri tüm yaşmalarının en etkili gücüdür. Babası ile iyi geçinen kızların evlilik haytaları da muntazam geçiyor. Baba ile iletişim biçimi, kadınların eşleriyle iletişim biçimini belirliyor.

            Sadece kızların değil elbette, babaların erkek çocuklarıyla iletişim biçimleri onların ilerideki davranış biçimlerinde çok etkili hatta en etkili. İşte ben bunu yaşamımda bizzat görüyorum.

              Tüm babalara selam olsun.

 ……………………………………………………………………………….

             Değerli dostlarım, karşılaştığım bu tür vakaları yazmak için bahse konu kişiden bizzat izin alıyorum. İsimleri ve bazen mekanların adlarını değiştirerek aktarıyorum.

            Ayrıca henüz dördüncü köşe yazımı yazmış olmama rağmen siz sevgili okurlarımdan çok sayıda teşekkür iletisi alıyorum. Üç haftadır bu konuda mailime çok sayıda mektup geldi. İlginize çok teşekkür ederim ama asıl istediğim daha duyarlı anne baba olmanızdır. Okuduklarınızı hayatınıza uygulamanızdır.

             Haftaya görüşmek üzere şimdilik esenlikle kalınız.


 

                                                     FARKINDALIK                                                           

                                                                                                                                 Tarih: 20 Mayıs 2008

                                            PSİKOLOJİK YETİMLER

Okul, genç beyinlere insanlığa saygıyı, millet ve ülkeye sevgiyi, bağımsızlık onurunu öğretir.                                                                                                                    M. Kemal ATATÜRK

            Emine Hanım yanında bir genç kız ile girdi içeriye. İnsanlarla ilk göz teması benim için çok ipucu verir. Bu defa da öyle oldu. Emine Hanım kapıdan girer girmez gözlerini yukarıya çevirerek;

-          Hocam bu kız çok sorunlu, dedi.

Bu, şu demek;

Gözlerini benden kaçırarak yukarıya doğru bakması benden bir şeyleri gizlemeye çalıştığını gösteriyor.

Diğer bir konu da, sorunlu olduğunu belirttiği genç kız kendisinin kızı ve onun sorunlu olduğunu hemen daha girişte söylemesi, aslına kendisinin sorunlu olduğunu gösteriyordu. Benden gizlemeye çalıştığı gerçek de buydu.

Merhaba değerli dostlarım. Yukarıda bahsi geçen olay yaklaşık bir ay önce gerçekleşti. Bu satırları yazdığım saatlerde ise 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramını kutluyoruz.

Emine Hanım ve kızını görüşme salonuna aldım. Bu sırada anne hanım sürekli konuşuyor;

- Hocam ben bunlar için saçımı süpürge ettim, yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, hele bakın hocam ne hain evlat oldular. Bir liseyi bile bitiremedi, ÖSS sınavını da kazanamadı.

Gittiğim seminerlerde biraz da şaka karışık en çok sevdiğiniz ders nedir diye sorarım gençlere. Onlar da çoğunlukla BOŞ DERS derler. Boş ders deyince de Feridun DÜZAĞAÇ’IN Boş Ders şarkısı aklıma gelir:

                                        BOŞ DERS ŞARKISI

Ben bir zaman kaybıyım, beni boşver hocam!
Düşlerimden geçenleri kitaplarda bulamıcam
Hangi deniz nereye dökülüyor bana ne
Ben içimde boğulurken
Hala aşkın olduğu bir yer varsa söyle;

Dokunulmazsam ölücem

Kendimi kendimden çıkartsam sıfır kalmaz
Bu matematik bizi kandırıyor hocam
Elde var sorular... gözyaşları... boş umutlar
Hesaplar tutmaz
Tutmaz hocam!


Şu hayat bilgisi ne ağır dersmiş hocam
Düşündüm, kararlıyım;
Ben adam olamıcam
Madem her şey basit bi formül
Mutluluğu söylesin bakalım neymiş kimya!
Benim kimyam feci halde bozuldu;
Anlamsız geliyo bana dünya

Feridun DÜZAĞAÇ

            Değerli dostlarım bu şarkı sevgili gençlerimizin iç dünyasını yansıtmıyor da neyi yansıtıyor? Dünya ona anlamsız geliyorsa derslerinde başarılı olmasını nasıl bekleyebiliriz. Mutsuz insan başarılı olamaz. Sevgiden yoksun beyinler çalışmaz. Beynimizin yakıtı sevgidir.

            Bakın bir genç kızımız neler söylüyor; babam okey taşlarını okşadığı kadar benim saçlarımı okşamadı.

            Bir başka gencimiz; annem dizileri benden daha çok takip diyor.

            Bir başkası; annem evimizdeki sehpanın tozlarını sildiği kadar benim göz yaşlarımı silmiyor.

Çantalarına kitap defter, ceplerine harçlık ve cep telefonu koyarak okula gönderdiğimiz çocuklarımızın kalbine sevgi koyabiliyor muyuz? Onların iç dünyalarına inebiliyor muyuz? Gençliğimizde her ne arıza varsa bu biz öğretmenlere, anne babalara aittir. Onlarla ne kadar arkadaşız bir düşünmek gerekmez mi?

            Emine Hanım’ın kızı lise ikinci sınıfa kadar iyi bir öğrenciymiş. Sonradan ne olduysa olmuş bu kız tembel(!) olmuş. Oğlu daha da betermiş; o da liseyi bitirememiş.

            Genç kızımız ile özel görüşme yaptım, sonra da abisini çağırdım. Bakalım şu tembeller neden ders çalışmazlarmış, kulaklarını çekeyim biraz dedim. Onlarla çok hoş bir muhabbetimiz oldu. Onları iyi anladığımı izah ettim. Bana güvendiler. İçlerini döktüler. Bu arada bazen hüzünlendik de.

Tüm sorun anne baba çıktı efendim. Yukarıdaki şarkı sözlerini bir daha okuyunuz. Aynen onları ifade ettiler. Hatta daha da fazlasını. En çok sevilen anne; kızmayan, hoş gören, sohbet eden, şaka yapan anne. Baba da aynısı. Ya öğretmen? İnanılmaz etkili gencin üzerinde. Bunu da izaha gerek var mı? Bence yok. Sadece bir öğretmenin anısını aktarabiliriz:

Bir zaman bir okulda çok tembelliği ve kötü özellikleri ile tanınan bir genç öğrencinin İngilizce dersinde çok başarılı olduğunu okul idaresi tespit etmiş. Öğretmenler kurul toplantısı yapılırken okul müdürü bu konuyu açmış ve İngilizce öğretmenine “bu çocuk sizin dersinizde neden çok başarılı?” Diye sormuş. Çünkü bu gencimiz gerçekten çok sorunluymuş ve tüm dersleri de berbatmış. İngilizce öğretmeni de; “bilmiyorum ama ben onu çok seviyorum ve sevdiğimi belli ediyorum, sırtını sıvazlarım bazen” “Sadece bu kadar” şeklinde yanıt vermiş.

Amerika Birleşik Devletlerinde suç dosyası epey kabarık bir adam sonunda yakayı ele verir ve polis tarafından yakalanır. Polis, bu adamı merkeze götürür. İçecek ikram eder, samimi sohbet eder. Onunla çok ilgilenirler. Polis bu adama gerçekten saygı duyar, onu incitmez, elleri kelepçesiz bir şekilde götürülür ve hapse atılır. Adam giderken yolda şunları söyler; “Benimle bu kadar ilgilenen olsaydı ben zaten bu suçları hiç işlemezdim ki”

Sanırım olay anlaşılıyor değil mi? Öğretmenleri ve anne babası tarafından koşulsuz sevilen, yüreklendirilen, taltif edilen öğrencilerin, derslerinde diğerlerine göre daha başarılı oldukları kesindir. Başarılı olmasalar bile başarısızlıkları yüzlerine vurulmayan, aşağılanmayan öğrenciler en azından okula karşı olumsuz tepki duymuyorlar ve başarılı olma ihtimalleri her daim mevcut kalmaktadır.

Okulda baskı varsa, evde de varsa genç kendisini baskının olmadığı yere götürmek ister. Kızmayan bilgisayarı, eleştirmeyen kötü arkadaşı daha çok sever. İnternet kafeler, sigara dumanlı kötü ortamlar neden onlara cazip gelir dersiniz? Kendini ifade etmesine fırsat vermediğimiz gençleri işte bu tuzaklara adeta kendi ellerimizle itiyoruz. Bu durumda çocuklarımız okula; gelişmeye, değişmeye hatta öğrenmeye değil, bitirmeye gidiyor.

Değerli dostlarım Hz. Musa bile Firavun’a Kavlelleyyn, yani yumuşak gidiyor. Yumuşak davranıyor. Biz öğretmenler, anne babalar ise öğrencimize en ufak bir hatasında kıyameti koparıyoruz. Kızmakla, azarlamakla kimse yola gelmemiş, getirilemez de. Marifetin varsa onlara yumuşak davranarak sorunları hallet. Marifetin yoksa bağırıp çağırmaya devam edeceksin. Acizliğinden bağırdığını da biliyor musun?

Değerli öğretmenlerimiz, okul müdürlerimiz, anne ve babalar; Gençlerimiz psikolojik yetim olmasınlar. Gerçekten güven içinde sana gelebilsin, benim bir öğretmenim var, bir müdürüm var hatta öyle bir anne babam var ki, rahatlıkla onlarla her derdimi, düşüncemi paylaşabilirim desinler. Psikolojik Yetim olmasınlar. Onları başka kucaklara atmayalım. Onları hırçınlaştırmayalım. Güven verelim onlara olmaz mı?

Elbette ki bu yazı daha çok eğitim dünyamızın sorun cephesinden bakılarak kaleme alınmıştır. Güzellikler de çok tabi ki. Zamanı geldiğinde onları da yazacağız değerli dostlarım. Neslimiz üzerinde emeği bulunan öğretmenlerimizi, anne ve babaları minnet ve saygıyla yad ediyoruz.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramınız Kutlu Olsun.

 


                                                     FARKINDALIK                                                           

                                                                                                                                 Tarih: 03 Haziran 2008

                                          Gelecek Okumakla Gelecek - 1

 Kitap okumayı alışkanlık olarak vermeyen bir eğitim sistemi, soğuk demiri dövüyor gibidir.                                                                       Horace MANN

             Değerli dostlarım merhaba. Geçtiğimiz Pazar günü Türkiye Yazarlar Birliğinin değerli temsilcilerini Erzincan’da ağırladık. Yazarlar Birliği Erzincan Temsilciliğinin organize ettiği etkinlik gerçekten güzeldi. Emeği geçenleri kutluyorum.

            Akşam ise Erzincan Belediyesinin sosyal tesislerinde bir aradaydık. Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı Sayın Mehmet DOĞAN ile yaptığım özel sohbet benim için çok önemliydi ve verimliydi. Tabi ki konu: OKUMAK.

            Efendim bendeniz bir kitap aşığıyım. Okumak kadar çok sevdiğim ikinci bir şey yok. 18 yıllık öğretmenlik hayatımın merkezinde okuma eğitimi her zaman en merkezde yer almıştır. Toplumun dini hayatı din adamlarının sorumluluğunda, asayiş konusu, emniyet teşkilatı ve jandarmanın görevi, şehir ve sosyal yaşam alanları belediyenin sorumluğundadır ve hakeza. Eğitim ve kültür sorunları da öğretmenlerin sorumluluğundadır.

Bu toplum okumuyorsa en baştaki sorumlusu biz öğretmenleriz. Bu toplumu biz öğretmenler okutmayacaksak kim okutacak? Kuruyemişçiler mi? Terziler mi? Kasaplar mı? Elbette ki burada bahsettiğim okuma yazma bilmek değil, OKUR olmak. Bu toplum okuma biliyor ama okumuyor. Size bir haberim var: Artık modern dünya okuma bilmeyi ciddiye almıyor. Okuma bilmekten maksat OKUR olmaktır. Nüfusumuzun %98’inin okuma biliyor olması artık övünç kaynağı olmaktan çıkmıştır. Sayın Mehmet DOĞAN ile yaptığımız sohbette bir bardaktan aynı şerbeti içiyor gibiydik. Desteklerinden dolayı kendilerine teşekkür ediyorum.

            Ancak ülkemizde bazı kesimler ve kişiler; “Bu toplum okumak istemiyor ki, bu yüzden böyle bir çabaya gerek yok” tarzındaki görüşleri Ehl-i Vicdanı ağlattıracak düzeydedir. Üstelik bunu söyleyenlerin önemli görevlerde oluşları da ayrıca bir hüzün kaynağıdır. 

            Yaptığımız okuma etkinliğine sadece okuma alışkanlığı kazanmak için gelen öğretmen ve öğrenciler olduğunu söylesem ne dersiniz? Bu toplum okumak istiyor ancak, başaramıyor, yapamıyor. Doğru ve samimi yöntemler ise toplumu seve seve okutuyor. İşte ispatı: 

“Benim için bu etkinlik tek kelime ile hayatımın dönüm noktası oldu. Sınırlarımı sadece bilgisayar dünyasının belirlediği günlerime artık kitap okuma alışkanlığı da kattım. Önceleri kısmen okuma alışkanlığım olmasına rağmen, şimdi akşam yatıp sabah kalkınca kitabımın kalan sayfalarını okumak için sabırsızlanıyorum. Bizlere okuma aşkını kazandıranlara sonsuz şükranlarımı sunuyorum.”

Salih ERTUĞRUL

Bilgisayar Öğretmeni – 29 Yaşında

 “Okumak her zaman ilgimi çekmiştir. Hayatın her döneminde okumak istemişimdir, ama bir türlü başaramadım. Ne zaman elime bir kitap alsam okumak istiyorum ama okuyamıyordum. Sonra bu etkinliğe katıldım. Daha ilk günden itibaren kendimde süper gelişmeler olmaya başladı. Ön yargılarıma dur dedim, motivasyonum arttı, okuma alışkanlığı kazandım. Etkinlikle birlikte kitap siparişleri vermeye başladım. Bir ayda beş tane kitap bitirdim. Okudukça kendime güvenim geldi, hedefim yüzlerce kitap bitirmek. Bu alışkanlıkları bana kazandıranlara teşekkür ederim.”

Hüseyin YILMAZ

Bilgisayar Öğretmeni – 26 Yaşında

 “Buraya ilk gelişimdeki amacım, paragraf sorularını daha kısa zamanda çözmekti. Hiç hesapta yokken okuma alışkanlığı kazandım. Tüm lise hayatım boyunca yalnızca 4 kitap okuyabilmişken, burada sadece 4 haftada 7 tane kitap okudum. Okumayı sevdim. Meğer okumak çok eğlenceliymiş.”

Said KAĞAN

Lise 3. Sınıf

 “İnsan birtakım sorumluluklar altına girdikten sonra bazı şeylerin ancak farkına varıyor. Örneğin anne baba olduktan sonra kitap okumamanın bir eksiklik olduğunu hissediyor. Zaten bu hissetmeden de olacak bir şey değil. Kendim son iki yıldır bu eksikliğimi hissediyordum. Büyük bir hevesle kitaplar alıyordum ancak aldığım kitapları ya okumuyordum ya da 20 - 30 sayfa okuyup bırakıyordum. Bu şekilde mübalağasız 100 kadar kitap aldım ama okuduklarım ya 5 tanedir ya da 6 tane. Gerisi öylece duruyor. Artık başardım, ben de çok kitap okuyorum ve okuyacağım. Galiba 2008 ve 2009 bütçemi yeniden gözden geçirmeliyim. Yeni bir mali plan yapmalıyım. Çünkü artık kitaba ciddi miktarda para ayırmalıyım. Ama öncelikle önceden aldığım kitapları bitireceğim.”

Oğuzhan MUTLU

Bilgisayar Öğretmeni - 28 Yaşında

 “Okuma etkinliğine katılmakla hayatımdaki büyük eksikliği burada fark ettim. Çok okumak, uçsuz bucaksız okyanuslara açılmakmış. Daha önce de kitap okuyordum ama okumanın tarif edilemeyen tadını burada tattım. Ben artık çok mutlu bir insanım, çünkü okumanın tadına hayatımda ilk kez vardım.”

Fatma YILDIZBİLİR

Biyoloji Öğretmeni – 28 Yaşında

             Bu yazı dizimiz devam edecek. Haftaya görüşmek üzere hoşçakalınız.